
9 Şub 2026
Yazan: İnci Hazal Kılıç
Sürdürülebilirlik dünyasında masanın diğer tarafında oturanlar olarak yıllarca şirketlerin kurumsal taahhütlerini, emisyon hedeflerini ve genel stratejilerini tartıştık. Ancak bugün sanayi tesislerinde ve ihracat limanlarında esen rüzgarın yönü değişti. Artık odak devasa fabrikaların bacalarından ziyade, o fabrikadan çıkan tek bir ürünün üzerine, hatta o ürünün moleküllerine kadar inmiş durumda. Avrupa Yeşil Mutabakatı ile yeniden yazılan ticaret kuralları, bizlere çok net bir mesaj veriyor. Kurumsal itibarınız, ticaret hacminiz ne kadar güçlü olursa olsun, ürettiğiniz ürünün bir "sürdürülebilirlik pasaportu" yoksa, pazarın dışında kalabilirsiniz.
"Ürünü sattım, sorumluluğum bitti" anlayışı özellikle Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın (SKDM)’nin geçiş döneminin yürürlüğe girmesi ile birlikte tarihe karıştı. Hatta, literatürde "Beşikten Mezara" (Cradle-to-Grave) olarak tanımladığımız, hammaddenin çıkarılmasından ürünün kullanım ömrünü tamamlayıp atık haline gelmesine kadar geçen tüm süreç, üreticinin doğrudan sorumluluk alanı olmuş durumda.
Danışmanlık süreçlerimizde sıkça vurguladığımız modern ürün sürdürülebilirliği, aslında üç önemli alan ile ilgilidir diyebiliriz:
Döngüsellik,
Yaşam döngüsü etkileri, ve
Sağlıklı malzemeler.
Bunların arasından özellikle en önemli gördüğümüz döngüsellik, bir ürünü klasik "kullan-at" ekonomisinden kurtarıp, “3R” yani reduce, reuse and recycle (azalt, tekrar kullan ve geri dönüştür) mantığı ile malzemelerin değerini koruyarak mümkün olduğunca uzun süre sistemde tutmayı ve atığı minimize etmeyi hedefler.
Ancak bu noktada sanayicimizin düşmemesi gereken çok kritik bir nokta var, buna da “Burden Shifting” yani "Yük Kaydırma" deniyor. Bir ürünün karbon ayak izini azaltmaya çalışırken su tüketimini artırıyorsanız veya ürünü daha dayanıklı yaparken toksik kimyasallar kullanıyorsanız, sorunu çözmüş değil, sadece yaşam döngüsünün başka bir aşamasına ötelemiş olursunuz. İşte bu yüzden bütünsel bir Life Cycle Assessment (LCA), Türkçesi ile Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi, önemini her geçen gün koruyan ve artıran bir analizdir.
Verisi Olmayan Ürün Gümrükte Kalabilir
Önümüzdeki dönemde Türk ihracatçısını en çok zorlayacak konu, "niyet" ile "kanıt" arasındaki o derin uçurum olacak. Avrupa Birliği'nin Digital Product Passport (DPP) (yani Dijital Ürün Pasaportu) uygulaması veya Ecodesign for Sustainable Products Regulation (ESPR) gibi düzenlemeler, artık bizden ürünün içeriğine dair şeffaf ve doğrulanmış veri talep ediyor.
Bu düzenlemeler kapsamında tedarik zincirinizin en ucundaki veriye hakim değilseniz, ürününüz ne kadar kaliteli olursa olsun, Avrupa pazarından dışlanma riskiyle karşı karşıyasınız demektir. Özellikle AB’nin “Extended Producer Responsibility (EPR)” çerçevesinde, üreticiler artık ürünlerinin toplanması, geri dönüştürülmesi ve bertaraf edilmesinden mali ve fiziksel olarak sorumlu tutuluyor. Yani ürettiğiniz ürünün atık maliyeti, artık doğrudan bilançonuzu etkileyen bir kalem haline geliyor.
Sadece Bir Pasaport Değil
Şunun altını çizmek isterim, dijital pasaport hazırlığı için kuracağınız veri altyapısı, şirketinizin yapmak zorunda olduğu diğer tüm raporlamaların da omurgasını oluşturacaktır. Dijital pasaport için ürününüzün reçetesini ve tedarik zinciri verisini dijitalleştirdiğiniz zaman, aynı parametreleri SKDM raporlamasında veya Environmental Product Declaration (EPD) belgelendirmelerinde de kullanabilir hale getirmiş olacaksınız. Aslında dijital pasaport için atacağınız her adım, özellikle AB ülkelerindeki ticaret ortaklarınızın talep edebileceği tüm sürdürülebilirlik verileri için bir hazırlık olacaktır.
Bu konuda daha vaktimiz var diyorsanız, yaklaşan takvime tekrar bakmanıza fayda var. Zira ESPR çerçevesindeki süreç çoktan başladı. Demir, çelik, alüminyum, tekstil ve lastik gibi kritik sektörler için uygulama detaylarının 2026 ve 2027’de delegated act’ler ile yayımlanması öngörülüyor. Öte yandan yine 2027’de endüstriyel (>2 kWh), EV (elektrikli araç) ve LMT piller için batarya pasaportu zorunluluğunun başlayacağını biliyoruz. ESPR’ın 2030’a kadar da kademeli bir yaklaşımla AB pazarındaki tüketici ürünlerinin büyük çoğunluğu kapsama girmiş olacak. ESPR’nin kapsamı “neredeyse tüm fiziksel ürünler” olacak şekilde genişleyecek (bazı istisnalarla) ama hangi ürün gruplarına hangi yıl hangi zorunlulukların geleceği delegated act’ler ile kademeli belirleniyor.
Sıkça sorulan sorulardan biri de ülkemizdeki Çevre Etiketi Yönetmeliği ile AB’nin Dijital Pasaport uygulamasının aynı şey olup olmadığı. İkisi de yaşam döngüsü yaklaşımını temel alsa da ticari fonksiyonları farklıdır. Türkiye Çevre Etiketi sistemi, yapısı itibarıyla dijital pasaport yaklaşımından ziyade AB EU Eko-Etiket Tüzüğü ile uyumlu bir modelidir dememiz daha uygun olacaktır.
Beklemek En Pahalı Stratejidir
Sanayide sıkça gözlemlediğimiz tehlikeli bir durum var: Düzenlemelerin tam olarak yürürlüğe girmesini beklemek. Oysa mevzuat kapıya dayandığında harekete geçmek, en maliyetli stratejidir. Bu durum üretimde gecikmelere, ciddi yeniden tasarım maliyetlerine ve pazar kaybına yol açar. SKDM gibi uygulamalarla sera gazı emisyonlarının artık nakit bir maliyet kalemi olduğu bu dönemde, erken harekete geçmek işletmeler için finansal bir kalkan görevi görecektir.
Ürün sürdürülebilirliğini bir "uyum yükü" değil, geleceğin rekabet avantajı olarak görmek gerekir. Tasarım aşamasında sürdürülebilirliği entegre eden, tedarik zinciri verisini dijitalleştiren firmalar, sadece regülasyonlara hazır olmakla kalmayacak, yarının ekonomisinde ana aktörlerden olacaktır.
Dönüşüm çoktan başladı, geç kalmadan ürünlerinizi geleceğin ticaret kurallarına hazırlayın.



